1956 Macaristan Devrimi

İşçilerin Devriminden Bürokrasinin Karşı-Devrimine

Utku Kızılok

Doğu Avrupa'da bürokratik diktatörlükler

1956'nın baharından başlayarak bir muhalefet yükseliyordu Macaristan'da; ancak başlayan muhalefetin hangi doğrultuda gelişeceği belli değildi. Dahası ilerleyen aylar boyunca muhalefet öylesine cılız kalmıştı ki, ufukta bir devrim fırtınasının yaklaşmakta olduğunu söylemek pek olası gözükmüyordu. Fakat sonbahara gelindiğinde değişen sadece mevsim olmamış, diplerden yüzeye vuran, toplumu her düzeyde sarsarak içine alan bir devrim fırtınası oluşmuştu. 22 Ekimde başlayan devrim süreci hızla ikili iktidarla karakterize olacaktı. Ancak işçi sınıfı siyasal iktidarı fethedemedi ve Sovyet bürokrasisinin tankları ve askerleri devrimci kitlelerin üzerine yürüyerek devrimi yenilgiye uğrattı.

Macar devriminin ayrıntılarına girmeden Doğu Avrupa'da bürokratik diktatörlüklerin nasıl kurulduklarına ve devrimin tarihi arka planına kısaca göz atmak gerekiyor (Ayrıntılı bir okuma için bkz. Elif Çağlı, Marksizmin Işığında). İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından muzaffer çıkan ABD, İngiltere ve SSCB kendi nüfuz alanlarını belirleyerek Avrupa'yı pay etmişlerdi. 1945 Yalta Konferansı Avrupa'nın paylaşımını kesin bir şekilde sonuca vardırıyordu: Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Polonya ve Almanya'nın doğusu SSCB'nin egemenliğine bırakılırken, Avrupa'nın geri kalanı esas olarak ABD-İngiliz emperyalizminin nüfuz alanı olacaktı. Tüm bunların anlamı, bu ülkelerde ve Batı Avrupa'da gelişecek devrimlerin Sovyet bürokrasisinin çıkarlarına feda edilmesiydi. Stalin'e göre 'Üç Büyükler'in arasındaki ittifak 'rastlantısal ve geçici' değil, 'hayati ve uzun vadeli çıkarlar' temelinde yürümekteydi; sorunlar, 'uzun vadede bu birliğin çıkarlarına uygun olarak çözümlenmelidir'. (ak: Fernando Claudin, Komintern'den Kominform'a, cilt 2, Belge Yay., s.150-51).

Gerçekten de sorunlar 'Büyük İttifak'ın çıkarları temelinde 'çözülecek', savaşın yarattığı devrimci durumlar başta İtalya, Fransa ve Yunanistan olmak üzere her yerde boğulacaktı. SSCB'nin nüfuzuna bırakılan Doğu Avrupa ülkelerinde işçi sınıfı fabrika konseyleri kurarak tüm işletmeleri kendi denetimine almaya başladığında, karşısında Sovyet işgal güçlerini bulacaktı. Savaşla birlikte hemen her kent yıkılmış, konutlar oturulamaz hale gelmiş, fabrikalar tahrip olduğundan işlemez olmuştu. İşçi sınıfı, kurduğu konseyler aracılığıyla üretimi ve toplumsal yaşamı adeta kendi iktidarı altında yeniden örgütlüyordu. Ancak Sovyet bürokrasisi ve onun uzantısı KP'ler bu durumdan oldukça rahatsızdılar. Dimitrov 1946'da yaptığı bir açıklamada şöyle diyordu: 'Acil görevimiz sosyalizmin gerçekleşmesi veya bir Sovyet sisteminin yürürlüğe konulması değil, parlamenter demokrasinin pekiştirilmesidir.' (age, s 213). 'Büyük İttifak'ın geleceği henüz belli olmadığından Stalinist bürokrasi kendi kopyalarını örgütlemeye girişmediği gibi, egemenliğini sarsacak gerçek bir işçi iktidarına da göz yumamazdı. İşçilerin kurduğu konseyler dağıtıldı ve işçilerin üretim üzerindeki denetimine son verildi.

1947'ye gelindiğinde hemen tüm Avrupa'da işçi devrimleri Sovyet bürokrasisi tarafından kontrol altına alınarak boğulmuştu. Böylece 'Büyük İttifak'ın geleceği de belli olmuş oluyordu: emperyalistler Avrupa'da gerçek bir proleter devrim tehlikesini Sovyet bürokrasisi aracılığıyla savuşturup kapitalist düzenin bekasını sağladıktan sonra, sözümona komünist SSCB'ye de ihtiyaçları kalmamıştı. ABD, Doğu Avrupa da dahil olmak üzere tüm Avrupa'yı kapitalist sisteme entegre etmek amacıyla Marshall Planını devreye soktu. Emperyalistlerin SSCB'nin nüfuz alanına müdahale etmeye başlaması Sovyet bürokrasisinin keskin bir dönüş yapmasına yol açtı. Bürokrasi hızla, işgal altında tutuğu Doğu Avrupa ülkelerinde kendi kopyalarını yaratmaya girişti. KP'ler aracılığıyla devlet aygıtı yukarıdan aşağıya yeniden örgütlendi ve KP'ler devletin içine yerleşerek devlet bürokrasisi ile özdeşleşti. Tüm büyük sanayi işletmeleri ve toprak devletleştirildi. SSCB'de olduğu gibi, devlet mülkiyetine, dış ticaret tekeline ve planlı kumanda ekonomisine dayalı despotik bürokratik diktatörlükler Doğu Avrupa ülkelerinde de yükselmeye başladı.

1956 öncesi

Faşizmin yenilgisi Doğu Avrupa ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyada SSCB'ye büyük bir prestij kazandırmıştı. Doğu Avrupalı işçi-emekçi kitleler bu dönemde Stalinist KP'lere girmekten geri durmadılar; savaş öncesinde birkaç bini aşmayan üye sayısı, zaferi takip eden süreçte milyonları bulacaktı. Macaristan da bu ülkelerden biriydi; Alman ordularının geri püskürtülmesi ve Macar faşist rejiminin yıkılmasında büyük bir rolü olan Sovyet ordularının uluslararası antlaşmalarla denetçi sıfatıyla ülkede kalması, Macaristan'ın tarihinde önemli bir dönüm noktası olacaktı. Bu tarihten itibaren yapılan seçimlerde KP de hızla oy oranlarını arttıracaktı. 1947'de yapılan seçimlerde daha önce büyük bir güce sahip olan Küçük Mülk Sahipleri Partisi %15 oranında oy alırken, Komünistlerle Sosyal Demokratların oluşturduğu İşçi Bloku oyların %45'ini alarak galip çıkmıştı. 1948'de Sosyal Demokrat Partiyle birleşen ve Macaristan Emekçi Halk Partisi adını alan KP, 1949'da yapılan seçimlerden ezici bir zaferle çıktı. Aynı yıl 'sosyalist' temellerde yeni bir anayasa oluşturulacak, ülkenin adı Macaristan Halk Cumhuriyeti olarak değiştirilecek ve diğer partiler kapatılarak tek parti diktatörlüğü uygulanmaya başlanacaktı.

Ancak işçi-emekçi kitleler tez zamanda hayal kırıklığına uğrayacaklardı; iktidarın örgütleniş sürecine dâhil edilmedikleri gibi, öz-yönetim organları da tasfiye edilecekti. Bununla birlikte emekçi kitleler ezilmeye ve sömürülmeye devam ediyordu ve üstelik bu sistem 'sosyalizm' etiketliydi.

İktidar tekelini elinde bulunduran bürokratik sınıf sürekli huzursuz, kaygılı, etrafının düşmanlarla çevrili olduğu sanısıyla yaşamakta ve bundan dolayı kitleler üzerinde devlet baskısını her daim canlı tutmakta, sıkça parti ve devlet kademelerinde tasfiyelere gitmekteydi. 1953'e kadar 200 bin kişi ya partiden veya devlet kademelerinden tasfiye edilmiş, toplama kamplarına ve cezaevlerine gönderilmiş ya da öldürülmüştü. Partinin liderlerinden olan ve İçişleri Bakanlığı yapan Loszlo Rajk ve pek çok parti önderi SSCB'ye mesafeli yaklaştıkları ve Tito gibi daha 'ulusalcı' bir çizgi izledikleri için 'Titoist', 'emperyalist güçlerin casusu' ve 'Troçkist ajan' olmakla itham edilmiş ve 1949 Ekiminde idam edilmişlerdi. Oluşturulan devasa bürokrasi (yaklaşık bir milyon) ordusu ve onun özel kolu Siyasi Polis Teşkilatı (AVH), toplumu her düzeyde kuşatmakta ve anti-demokratik uygulamalarla devletin çelik mengenesinde sıkmaktaydı.

Anti-demokratik uygulamalar, süreklileşen devlet baskısı, düşen ücretler ve hayat pahalılığı emekçi kitlelerde büyük bir hoşnutsuzluğa yol açıyordu. Kumanda ekonomisi ağır sanayi yatırımlarına hız verirken tüketim mallarına dönük yatırımlar azalmakta, tüketim malları kalitesiz ve yetersiz üretilmekteydi. Buna karşın, toplumsal artı-ürüne el koyan bürokrasi, yoğun bir şekilde silah sanayiine yatırımlar yapmakta ve silahlanmaya devasa bütçe ayrılmaktaydı. Bu duruma tepki gösteren işçiler ise zorunlu çalışma kamplarına gönderilmekle tehdit edilmekteydi. Tüm bu olanlar hemen her Doğu Avrupa ülkesinde yaşanıyordu ve 1953'ten başlayarak işçi-emekçi kitleler bu bürokratik diktatörlüklere tepki vermeye başladılar.

1953'ün baharında, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'deki demir-çelik fabrika işçileri düşük ücretleri ve yiyecek kıtlığını protesto etmek için greve gittiler. Fakat asıl gelişme Doğu Almanya'da yaşandı. Haziran ayından başlayarak işçiler greve gittiler ve grev genel bir ayaklanmaya dönüştü. Ama Sovyet tankları ve askerleri ayaklanmayı bastırıp, kurulan işçi konseylerini dağıttılar. Sovyet bürokrasisi genel huzursuzluğu kontrol altına almak amacıyla Macaristan'da reformlar yapmaya girişti ve Matyas Rakosi görevden alınarak Başbakanlığa daha ılımlı bir sima olan İmre Nagy getirildi. Fakat Nagy, istenen reformları yapamayacak ve bürokrasinin iç çatışmasının bir sonucu olarak 1955'te partiden atılacaktı.

Devrim başlıyor

1956'nın baharında aydınlar ve öğrenciler harekete geçerek muhalefet platformları oluşturdular. Mart ayında Macar şair Petöfi'nin adına bir kulüp kurarak düzenli toplantılar yapmaya başlamışlardı. Ancak işçi sınıfı henüz sessizliğini korumaktaydı. İtibarı iade edilen Rajk'ın 6 Ekimde yapılan cenaze töreni toplumsal öfkenin kendini dışa vurduğu devasa bir gösteriye dönüştü. 200 bin kişinin katıldığı törende, işçiler kitlesel düzeyde saflarını almışlardı. Bu durum, törene öncülük edenler dâhil, bürokrasiyi de şaşkınlığa sürüklemişti. Bir anda on binlerce insanın tüm korkularından sıyrılarak meydanları doldurması, gelecek günlerin patlamalı dinamiğini gözler önüne sermekteydi. Nitekim kitleler, sezgisel düzeyde de olsa bu gerçekliği o anda kavramış gözüküyorlardı: 'Yarı yolda durmayacağız' sloganları bürokratik düzenin devasa binalarına çarpıp geri döndüğünde ilk kıvılcım çakılmıştı.

16 Ekimde Szeged Üniversitesi öğrencileri boykot kararı aldılar; 22 Ekimde bir toplantı yapan Budapeşte Teknik Üniversitesi öğrencileri 16 maddelik taleplerini içeren bir bildiri yayınladılar. Talepler arasında SSCB'nin Macaristan'dan çekilmesi, serbest seçimlerin yapılması, özgürlüklerin genişletilmesi ve İmre Nagy başkanlığında bir hükümetin kurulması gibi maddeler vardı.

Bu arada, Polonya'nın Poznan kentinde işçiler ayaklanmış ve bürokrasi ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmıştı. Macar yazarlar birliği, Petöfi çevresi ve öğrenciler 23 Ekimde Polonyalı işçileri desteklemek amacıyla bir dayanışma yürüyüşü kararı aldılar. Fakat yürüyüş sonrasında kitle dağılmayarak parlamento binası önünde toplanmaya başladı; akşama doğru parlamento binası önünde 300 bin kişi toplanmış bulunuyordu. İşçiler işyerlerinden çıktılarında evlerine değil, meydanlara akıyorlardı. Devrim fırtınasının bürokratik düzeni yerle bir etmesi pek yakındı. Parti genel sekreteri Gerö'nün yaşananları karşı-devrim olarak adlandıran konuşması radyoda yayınlandığında kitlelerin öfkesi bürokratik düzeni hedef alan devrimci şiddete dönüştü. Devrim başlamıştı!

Her devrimci yükseliş, ezilen, sömürülen, örgütsüzlükleri ve bilinçsizliklerinden ötürü tüm olup bitenleri kader olarak düşünmeye şartlandırılan emekçi yığınların bilincinde bir şimşek çakmasına benzer. İşte o anda, kitleler politik arenaya girmekle kalmazlar, olayları kendilerinin belirlediğini gördüklerinde tarihi yapanların da kendileri olduğunun bilincine varmaya başlarlar. Macaristan işçi sınıfı bu gerçeği 1919 Devriminden sonra ikinci kez yaşıyordu.

Devrim ve ikili iktidar

Kitleler bürokratik devletin kurumlarına karşı doğrudan saldırıya geçmişlerdi; radyoevini işgale yönelen göstericilere siyasi polis ateş açarak onlarca kişiyi öldürmüştü. Fakat bu arada, her devrimde kitleleri zafere götüren tarihi olaylar yaşanmaya başlanmıştı. Devlet binalarını korumak amacıyla getirilen askerler halka ateş açmayı reddederek saf değiştiriyor ve silahlarını kitlelere dağıtıyordu. Kilian ve Bem gibi kimi kışlalarda ise askerler kitlelere silah dağıtmaya başlamıştı. İşçiler ise Czepel ve Ujpest'deki silah fabrikalarını ele geçirerek silahlanmışlardı. 23 Ekim gecesi ayaklanma hemen tüm Budapeşte'ye yayılmış bulunuyordu. Silahlı çatışmalar kentin her yanında yaşanmaya başlanmıştı; Sovyet ordusunun müdahalesiyle çatışmalar şiddetini artırarak sürüyordu. şafak, gecenin karanlığıyla birlikte bürokrasinin karanlığını da söküp atmaktaydı.

24 Ekimden başlayarak devrim tüm ülkeye yayıldı; aynı sabah Budapeşte'nin tüm sanayi bölgelerinde genel greve gidildi. Genel grev tez zamanda Miskolc, Györ, Szolnok, Pecs ve Debrecen gibi Macaristan'ın diğer sanayi kentlerine yayıldı. Grev tüm yaşamı durdurdu ve işçiler öz-yönetim organlarını, yani konseylerini oluşturdular; kısa zaman içinde, devrimin seyrinden doğan işçi konseyleri devrimin gerçek taşıyıcısı, iktidar organları haline geldiler. Ordunun dağılması ve askerlerin devrim safına geçmesi, siyasi polisten kopmaların yaşanması, devletin çatlamasına ve çökmesine yol açmıştı. Tüm devlet kurumları işgal edildi; radyoevleri ve gazete binaları ele geçirildi. İnisiyatif her yerde fiilen işçi konseylerinin eline geçmişti.

Bu gelişmeler üzerine Sovyet bürokrasisi hazırlıksız Macar bürokrasisinin imdadına yetişerek düzeni nasıl kurtaracağının arayışına girdi. Sovyet bürokrasisi dağılan devlet aygıtının yerine kendi güçlerini geçirirken, düzeni yeniden tesis edecek ve devrimi boşa çıkartacak manevralar yapmaktaydı. 24 Ekim sabahı İmre Nagy'nin başkanlığında bir hükümetin kurulacağı açıklandı; ayrıca demokratikleşme talepleri de kabul edilecekti. Kitlelerin güven duyduğu ve Başbakanlığa önerdikleri Nagy, devrimi soğutmak için bürokrasi tarafından ileri sürülmüştü. Nagy, kitlelere silah bırakmaları çağrısı yaparken sıkıyönetim ilan edip Sovyet askerlerini yardıma çağırıyordu. Silahlarını bırakan işçilerin suçlu sayılmayacağını ve hayat standartlarının yükseltileceğini vaat ediyordu.

Nagy'nin sürekli olarak radyolardan ve gazetelerden kitleleri itidale davet etmesi devrimi durduramadı. Nagy hükümeti gerçekte hiçbir maddi güce sahip değildi. Onu ayakta tutan Sovyet bürokrasisi idi ve amacı devrimi bastırmaktı. Devrim, birkaç gün önce ileri sürülen ve aydınlarla öğrencilerin başını çektiği reform taleplerini ve mücadele yöntemlerini çoktan eskitmişti. Nagy, bu gerçekliği kavrayamadığından devrim ile bürokrasi arasında sıkışıp kalacak ve birkaç gün içinde bir hiçe dönüşecekti.

Sovyet askerleriyle devrimci kitleler arasındaki çatışmalar her yerde gece gündüz sürüyordu. 25 Ekimde bürokrasi, Parti genel sekreteri Gerö'yü harcamaya karar verdi; Gerö görevden alınarak onun yerine Janos Kadar getirildi. Basınç altında kalan Nagy, kitlelerin taleplerini kabul ettiğini açıkladı; Sovyet askerleri Budapeşte'den çekilecek, seçimler yapılacak, devrimin kahramanlarından olan Albay Maleter Savunma Bakanlığına getirilecek ve siyasi polis tasfiye edilecekti. Ancak kitleler durulmuyordu, grevler her yerde sürerken konseyler yönetimi ellerinde tutuyorlardı.

Yaşanan bir ikili iktidar durumuydu. Toplum her düzeyde örgütlenerek devrime katılıyordu: 'Gerçekte genel grev her tarafa yayılmış olup hiçbir engele uğramadan devam ediyordu. Fabrikalar ve hemen hemen her daire boştu. Okullar kapalıydı; tramvaylar oldukları yerde duruyorlardı. Enerji ve aydınlatma malzemeleri büyük ölçüde zarar görmüşlerdi.' (ak: Mehmet Ergün, Macar İhtilali, Akşam Kitap Kulübü, 1967, s.27). Bir başka örnek: 'Miskolc kenti iki günden beri işçi konseyinin ve öğrenci parlamentosunun liderliğinde bulunmaktadır. İşçi Konseyi, garnizonu ve polisi kontrolü altına almıştır.' (age, s.40).

31 Ekimde 25 fabrikanın işçi konseyi delegeleri bir konferans yaparak önemli kararlar aldılar; kararlar, bürokratik diktatörlüğün yapısıyla örtüşmeyen, bürokrasinin iktidarını ortadan kaldıracak nitelikteydi. Bazı önemli maddeler şunlardı:

1) Fabrikalar işçilere aittir. İşçiler devlete üretim ve kârın bir kısmını temel alarak hesaplanan bir vergi öderler. 2) Fabrikanın en yüksek kontrol organı, işçiler tarafından demokratik yöntemlerle seçilen işçi konseyidir. 3) İşçi konseyi 3 ila 9 üyeden oluşan bir yürütme kurulu seçer. Yönetim kurulu konseyin yürütme makamı olarak hareket eder ve konsey tarafından alınmış kararları ve görevleri uygulamaya koyar. 4) İşyeri yöneticisi, ücreti fabrika tarafından ödenerek çalıştırılır. Yönetici ve diğer yönetici pozisyonundaki kişiler işçi konseyi tarafından seçilirler. 5) İşyeri yöneticisi fabrikaya ilişkin tüm konularda işçi konseyine karşı sorumludur... 7) İşyerinde çalışan tüm işçilerin işe alınması ve işten çıkarılması konusunda doğacak tüm anlaşmazlılarda karar hakkı işçi konseyine aittir. 8) İşçi konseyi tüm bilânçoları görmek ve kârların kullanımına karar vermek hakkına sahiptirâ?¦ (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, cilt 5, s. 1481)

Bununla birlikte, konseylerin Macaristan'ın Varşova Paktı'ndan çıkması yönünde Nagy hükümetine dayanılmaz bir basınç bindirmesi ve Nagy'nin bunu kabul ettiğini açıklaması Sovyet bürokrasisini ve onun yerli uzantılarını paniğe sürüklemişti. Bürokrasinin devrimi soğutma manevrası, kitlelerin devrimi daha ileriye taşıma kararlılığı karşısında boşa çıkıyordu ve bürokrasi her alanda sıkışıyordu. 31 Ekimde Macar Hava Kuvvetleri Komutanlığı 'eğer Sovyet askerleri ateşkes ve 12 saat içinde Budapeşte'yi terketmeleri yolunda yapılan anlaşmaya uymazlarsa, tüm Macar işçi sınıfının istemlerini desteklemek üzere harekâta geçeceğini' açıklamıştı (Necip Çakır, 'Macaristan 1956: Devrim mi, Karşı Devrim mi?', 11. Tez, sayı 9, s.193).

Buna karşın işçi konseyleri ne yapacaklarını bilemez haldeydiler; hâlâ merkezi düzeyde bir örgütlenme sağlanabilmiş değildi. Konseylerin siyasal iktidarı alarak ikili iktidar sürecine son verecek bir perspektifi olmadığı gibi, işçi sınıfına tüm bu süreçlerde önderlik edecek Bolşevik bir parti de yoktu.

Bürokrasi düzen sağlıyor

Sovyet bürokrasisi dönülmez bir sürece girildiğinin farkında olarak, zaman kazanma yönündeki manevralarını hızlandırdı; Macaristan'ın Varşova Paktından çekilmesi görüşmelerini kabul etti. Sovyet ve Macar bürokrasisi düzeni kurtarmak amacıyla Sovyet askerlerini kesin sonuç almak üzere devrimin üzerine salmaya karar vermişti. Bürokrasi, Janos Kadar önderliğinde yeni bir darbe girişiminde bulundu. 3 Kasımda Kadar yeni bir hükümetin kurulduğunu ve 'karşı-devrimin' bastırılacağını açıkladı; aynı gece Sovyet ordularının Macaristan'dan çekilmesi görüşmelerini yapan heyet tutuklandı ve Sovyet askerleri Budapeşte'ye hareket etmeye başladı. 200 bin asker ve 6 bin tank, devrimin üzerine yürümeye başlamıştı.

Sovyet ordularına ve siyasi polise karşı, başta Budapeşte olmak üzere tüm Macar kentlerinde şiddetli bir direniş gösterilmeye başlandı. Yaşanan gerçekten de bir savaştı; Sovyet orduları tanklarla ve makineli tüfeklerle saldırıya geçiyor ve direnişi kıramadıkları noktalarda uçaklar hava bombardımanı yapıyordu. En şiddetli karşı koyuş işçi mahallelerinde ve sanayi bölgelerinde gerçekleşti. Budapeşte'nin işçi mahalleleri günlerce silahlı çatışmalara sahne oldu; kentin hemen her yerinde barikatlar yükseliyor ve işçiler işgalci Sovyet askerlerine karşı direnmeye çalışıyorlardı. Direniş kırıldığında Budapeşte savaştan çıkmış bir görünüm arz ediyordu; şehir ve özellikle işçi mahalleleri tanklar tarafından günlerce bombalanmış, yakılıp yıkılarak harap edilmişti.

Czepel, Angyolfold, Ujpest ve Dunapentele gibi sanayi bölgeleri direnişin kaleleri niteliğindeydi. Czepel işçilerinin kurduğu barikatlar günlerce Sovyet askerlerine karşı dayanabilmişti; Budapeşte'de direnişi kıran Sovyet güçleri 10'11 Kasımda tüm güçlerini direnişin bir türlü kırılamadığı Czepel'e kaydırdılar. Direniş, yoğun çatışmalar sonucunda zorlukla kırılabildi. Ozd, Miskolc, Barsod, Tatabanya, Komlo ve Pecs gibi sanayi kentlerinde direniş günlerce sürmüştü. Maden işçileri Pecs yakınlarında bulunan Mecsek dağlarına çekilerek aylarca savaş yürüttüler.

Sovyet ordularının her yönden kuşattığı Dunapentele İşçi Konseyi 7 Kasımda şu açıklamayı yayınladı: 'Dunapentele Macaristan'a önderlik eden sosyalist kenttir. Bu kentin tüm sakinleri işçidir ve iktidarı ellerinde tutmaktadırlarâ?¦ Tüm kent nüfusu silâh altındadır ve bundan da vazgeçmeyeceklerdir, çünkü kent halkı kentin fabrika ve evlerini kendi elleriyle inşa etmişlerdirâ?¦ İşçiler kenti faşizmin yanı sıra Sovyet askerlerine karşı da savunacaklardır.' (Necip Çakır, age, s.194). Sovyet ordularının direnişi kıramaması üzerine kent hava bombardımanına tutuldu.

Çatışmalar her yerde sürerken işçi sınıfı ne yazık ki, merkezi bir örgütlülükten ve önderlikten yoksun bulunmaktaydı. Her kent, sanayi bölgesi veya işçi mahalleleri kendi güçlerine dayanarak direnişi sürdürmek zorunda kalmıştı. Sovyet orduları her şeye rağmen direnişi 11 Aralığa kadar kıramamışlardı; ikili iktidar durumu savaş boyunca sürdü. 13 Kasımda kurulan Budapeşte Merkezi İşçi Konseyi, genel grevi sürdürme kararı alırken, Kadar yönetimini tanımayarak Sovyet ordularının geri çekilmesini istedi. İşçi sınıfı güçlerini ancak 24 Kasımda Ulusal Konsey'in örgütlenmesiyle birleştirebildi. Fakat çok geç kalınmıştı; Ulusal Konsey örgütlendiğinde devrim artık yenilgi sürecine girmiş bulunuyordu.

Sovyet orduları hemen tüm kentleri ve işçi mahallelerini yakıp yıkmışlardı ve direniş bu şekilde bastırılabilmişti. Böylece Macar bürokrasinin parçalanan devlet aygıtı, Sovyet bürokrasisinin tankları tarafından yeniden ayağa dikiliyordu. Binlerce devrimci tutuklanarak idam edildi; resmi rakamlara göre sadece idam edilenlerin sayısı 2 bin 700'dür. Çeşitli kaynaklara göre 20 ilâ 25 bin kişi öldürülmüştür. 200 bin kişi ise, müdahale sırasında açık olan Avusturya sınırından kaçmıştır. Bürokrasi karşı-devrimi başarıya ulaştırıp düzen sağlarken, devrimci bir önderliğe sahip olmayan Macar işçi sınıfı, tarihinde ikinci büyük yenilgisini almış bulunuyordu.

Macar Devriminden çıkan bazı sonuçlar

Bürokratik diktatörlük altında, bürokrasiye karşı yürütülen bir başkaldırı olması bakımından Macar devriminin ayrı bir önemi bulunuyor. İşçi kitleleri her alanda, devrimci iktidar organları olan konseyler aracılığıyla fiili iktidarlarını kurmuşlardı. Toplumun diğer kesimleri, örneğin aydınlar, öğrenciler ve bürokrasinin bir kesimi devrim başladıktan sonra geri plana düşmüş, bu kesimlerin reformcu programı devrimin ateşinde çabucak eriyip gitmişti. İşçi sınıfı, her devrimci durumda yaşandığı üzere iktidar sorunuyla karşı karşıya geldi. Proletarya, ya siyasal iktidarı fethederek eski bürokratik devlet aygıtını tümden parçalayıp atacak ve böylece sömürücü bürokratik sınıfın egemenliğine son verecekti veya bürokratik karşı-devrim işçi sınıfını ezerek devrimi yenilgiye uğratacaktı.

Ancak devrimin başarısı için, iktidarın alınmasının temel koşulları olan işçi sınıfının merkezi düzeydeki birliğinin sağlanmış olması gereklidir. Böyle bir süreçte başta iktidar organları olan konseylerin, komitelerin merkezi düzeyde birleşerek sınıfın birliğini sağlaması, devrimci kitlelerin kendilerine olan güvenini sağlamlaştıracak ve devrimci güçler karşı-devrim karşısında tam bir bilinç açıklığıyla hareket edebileceklerdir. 1917'nin Rusya'sında tüm işçi örgütleri merkezi düzeyde örgütlenerek sovyetlerin hegemonyası altına girmişti; Macaristan işçi sınıfı her düzeyde bir örgütlülük yaratmış olmasına rağmen konseyleri merkezileştirerek devrimci kitlelerin birliğini sağlayamamıştır. Bu durum, devrimin yenilgisinde temel etmenlerden birini teşkil etmektedir.

Konseylerin merkezi düzeyde birleşebilmesi ancak karşı-devrim başladıktan sonra mümkün olmuştur ve 24 Kasımda kurulan Ulusal Konsey pek bir varlık gösterememiştir. Konseyler ne yapacaklarını bilemez bir halde sürekli zikzaklar çizmişlerdir; 19 Kasımda genel grev bitirilirken, iki gün sonra tekrardan, 48 saatlik bir greve gidilmiştir. Siyasal iktidarı almaya dönük bir perspektifi olmayan konseylere egemen olan, bilinç bulanıklığıydı. Bürokratik diktatörlüğü yıkmış olmalarına ve karşı-devrim her yerde direnişi eziyor olmasına rağmen, konseyler hâlâ bürokrasiden beklenti içindeydi; bir taraftan ikili iktidar durumunu sürdürecek kararlar alırken, öte taraftan da Kadar yönetimiyle görüşerek taleplerinin kabul edilmesini beklemekteydiler.

Macar Devrimi, işçi sınıfı tarihine trajik bir yenilgi olarak yazılırken, sorunun devrimci önderlik eksikliği olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. Eğer tüm süreçlerde yol gösterecek ve siyasi iktidar perspektifi sunarak işçi sınıfına önderlik edecek Bolşevik bir parti olsaydı, durum, kuşkusuz tamamen başka olurdu. Böyle bir partinin yol göstericiliğinde konseyler merkezi düzeyde örgütlenerek işçi sınıfının birliğini sağlayabilir ve siyasal iktidarı fethederek ikili iktidar durumuna, dolayısıyla da bürokratik diktatörlüğe tümden son verebilirdi.

Bu yıllarda dünya komünist hareketine egemen olan Stalinist bürokrasi, Macaristan'da gelişen ve bürokratik diktatörlüğü parçalayan devrimi 'burjuva karşı-devrim' olarak karalamaktaydı ve Stalinist çevrelerin bu konuda hâlâ net bir görüşü yoktur. Oysa gerçek, bürokrasinin iddia ettiğinin tam aksidir. Macaristan'da başlayan ve konseylerin egemenliğine dayanan işçi devrimi, bürokratik diktatörlüğü hedef almış ve kapitalist restorasyona karşı olmuştur; küçük de olsa, bu yönde gelişen sağ eğilimli hareketleri bizzat bastıran konseyler oldu.

Macar bürokrasisi kendi içinde bir çatışma yaşasa da devrim karşısında, genel düzeyde ortak bir tutum içinde olmuştur. Bürokrasi bir sınıf olarak egemenliğini mülkiyeti elinde bulunduran devlet aygıtından almaktadır ve onun sınıfsal pozisyonunu ortadan kaldırmaya girişen devrime şiddetle karşı koymuştur. Nitekim Nagy'nin başbakan olduktan sonra Sovyet tanklarını davet etmesi bu gerçeğin çarpıcı bir ifadesidir. Ancak düzeni kurtarmaya girişen bürokrasi, kimi unsurlarını kurban vermekten geri durmamıştır. Devrimci Marksistler için açıktır ki, bürokrasi işçi sınıfının devrimci basıncıyla bölünerek ve kendi içinden bir sol kanat çıkartarak devrime öncülük edemez. Bu yöndeki tüm savlar, işçi sınıfının devrimci misyonunu küçümsemeye ve onun dışındaki güçlerden medet ummaya dönüktür. Tüm sömürücü sistemleri ve onun sınıflarını tarihin çöplüğüne fırlatıp atacak olan devrimci işçi sınıfıdır. Komünistlerin görevi, işçi sınıfının bağımsız sınıf çizgisini korumak ve gelişecek devrimlerin bir daha yenilmemesi için devrimci kitlelere önderlik edecek Bolşevik bir partiyi yaratmaktır.