Küresel Isınma ve Emperyalist Paylaşım

Kerem Dağlı

Küresel ısınmanın yol açtığı ve açacağı olumsuz sonuçlar o kadar çeşitli ve karmaşık ki, henüz tam bir dökümünü yapmak bile mümkün değil. Birleşmiş Milletler verilerine göre, sadece doğal felâketlerde ölenlerin sayısı, savaşlarda ölenlere yaklaşmış durumda. Ve hem doğal felâketlerin hem de bu afetler sonucu ölenlerin sayısında, son on yıllık dönemde ciddi artışlar var. Örneğin 1900-1940 yılları arasında, bahsimize konu olacak çapta 400 felâket meydana gelmişken, bu rakam 1960-70 yılları arasında 650’ye, 1980-90 arasında 2000’e ve 1990-2000 yılları arasında da 2800’e çıkmış. Sadece 2004 yılında 305 felâket sonucu 300 bine yakın insan hayatını kaybetmiş ve 150 milyondan fazla insan da bu felâketlerin sonuçlarından etkilenmiştir. Bu rakamlar her geçen gün artıyor. 1990’da toplam 90 milyon insan bu felâketlerden etkilenmişken, sadece 2007 yılında 300 milyona yakın insan evini, barkını, yaşamını kısaca her şeyini kaybetti. Her yıl yüz milyarlarca dolarlık zarar meydana geliyor. Ve kolaylıkla tahmin edebileceğimiz gibi, bu felâketlerden etkilenen insanların tamamına yakını yoksul emekçilerden meydana geliyor.

Kapitalizm ve “felâket ekonomisi”

Yoksul emekçiler bu felâketlerin acılarını yaşarken, kapitalistler ve onların politikacıları, ideologları, bilimadamları bu felâketleri bile kârlı fırsatlara dönüştürmenin peşinde koşuyorlar. Güney Asya kıyılarını neredeyse yok eden tsunami felâketinin ardından, ABD emperyalizminin sözcülerinden Rice’ın “bizim için büyük kâr getiren müthiş bir fırsat” diye konuşması, bunun açık kanıtlarından biridir.

Kapitalizmin ideologları, bu çerçevede 50’li yıllardan itibaren işin teorisini de üretmiş ve “felâket ekonomisi” adı altında burjuvazinin hizmetine sunmuşlardı. O kadar ki, bu konu üniversitelerde dahi ders olarak okutulmaktadır. O zamanlar, olası bir nükleer savaş sonucu oluşacak büyük yıkım sonrasında nasıl toparlanılır ve yıkım nasıl fırsata dönüştürülür mantığıyla üretilen teoriler, şimdilerde de küresel ısınma sonucu hızla artan felâketler nedeniyle yıkıma uğramış bölgelerde yürütülecek “yeniden inşa” projelerine uyarlanıyor. Afganistan ve Irak savaşı öncesinde de, benzer “yeniden inşa” tezlerinin ışığında nice projeler üretildiği ve hayata geçirildiği bilinen şeylerdir.

Kapitalizmin kendisi insanlık için bir felâkete dönüşmüş olduğundan, kapitalizmin ideologlarının da “felâket ekonomisi” türünden düşünceler üretmelerine şaşırmamak lazım. Kapitalizmin küresel krizinin derinleşmesine ve emperyalist savaşın yayılmasına, küresel ısınmanın yol açtığı yıkıcı sonuçları da eklediğimizde, bizzat kapitalizmin kendisinin dev bir “felâket ekonomisi”ne dönüştüğünü söylemek abartılı olmaz. Emperyalist güçler ve dev tekeller, savaşları, felâketleri ve küresel ısınmayı, pazar ekonomisinin büyümesi için bir fırsat saydıklarını ve krizden çıkışın yolu olarak gördüklerini ifade etmekten çekinmiyorlar.

Deprem, kasırga, sel, tsunami veya savaşlardan dolayı yıkıma uğramış bölgelere hücum eden emperyalist-kapitalist güçler, “yeniden inşa” adı altında bu bölgeleri nüfuz alanı haline getiriyor. “İnsani yardım” denilerek verilen borçlar karşılığında sermaye ihracının önünü açacak veya sermaye yatırımlarını güvence altına alacak siyasi ve ekonomik düzenlemeler dayatıyorlar. Neo-liberal ekonomi politikaları hayata geçiriliyor, özelleştirmeler, toprak yağmaları birbiri ardı sıra gidiyor. Örneğin 1998’de yaşanan kasırga felâketinden sonra enkaza dönen Honduras diz boyu çamur ve ceset kaplıyken, uluslararası sermaye gruplarının isteğiyle toplanan Honduras Kongresi birbiri ardına özelleştirmeye izin veren yasalar çıkartmış, toprak reformlarını iptal etmişti. Halkın eski yerlerine dönmesi engellenerek buralara lüks oteller ve turistik kompleksler inşa edilmişti. Aynı şeylerin diğer felâket bölgelerinde de tekrarlandığı biliniyor. Irak savaşından önce de, henüz Bağdat yerle bir edilmemişken, şehri yeniden inşa edecek Amerikan şirketleri için taslak yasalar hazırlanıyordu. Bu yasalar, Irak’taki rejim yıkılır yıkılmaz uygulamaya konulmuştu.

Kuzey Buz Denizi üzerinde paylaşım kavgası

Küresel ısınma sonucu kuzey kutbundaki buzulların hızla erimeye başlaması ve böylelikle bu bölgenin de emperyalist paylaşım kavgasına konu olması ise, kapitalizmin aynı zamanda bir “felâket ekonomisi” olduğuna bir başka örnektir. Nice bilim insanı, kutuplardaki ısınmanın yaratacağı yıkıcı sonuçlar üzerine sayfalarca makale yazmışken ve bu konuda her geçen gün yeni araştırma sonuçları yayınlanırken, emperyalist güçler buzulların erimesiyle kullanılabilir hale gelecek bu bakir alanda yatan petrol, doğalgaz ve maden rezervlerini ele geçirmenin peşindeler. Buzulların erimesinin diğer sonuçları, örneğin kıyı şeridinde bulunan pek çok yerleşim bölgesinin ve tarım alanının sular altında kalacak olması, buralarda yaşayan insanların kaderi, gittikçe şiddetlenecek olan kasırgalar sonucu evlerinden ve canlarından olacak insanlar onları ilgilendirmiyor. Daha doğrusu, sadece bu yıkımlar sonucu ortaya çıkan “yeniden inşa” alanları olarak ilgilendiriyor. Oysa bu toprakların sanayi üretimine açılması yani petrol platformlarının, rafinerilerinin, boru hatlarının, maden ocaklarının, fabrikaların kurulması ve gemi, uçak, kara yolu trafiğinin artması sonucu, buzulların erimesi süreci daha da hızlanacak ve bu durum da küresel ısınmanın olumsuz sonuçlarını arttıracaktır.

Bilimsel veriler, kuzey kutbundaki buzulların küresel ısınma nedeniyle 35 yıl sonra tamamen yok olacağını gösteriyor. Bu yüzden, kuzey kutbu denilen bölgede hak iddia eden güçler, yani ABD, Kanada, Danimarka, Norveç ve Rusya çoktandır pazarlığa girişmiş durumdalar. Geçtiğimiz aylarda bir BM toplantısında, bölgede hak iddia edecek ülkelerin, iddialarını kanıtlamak için 2009’a kadar kanıtlarını sunmaları gerektiği kararlaştırıldı. Şu anda bu 5 ülkenin her biri, kendi payını arttırmanın yollarını arıyor. Uluslararası hukukun mevcut durumuna göre, bölgede kıyısı olan her ülke, (kıyı şeridinden itibaren) zaten 200 millik bir alanda petrol arama, çıkarma ve işletme gibi haklara sahip. Ancak buzulların erimesiyle ortaya çıkacak devasa büyüklükteki alan düşünüldüğünde, bu sınırlar çok küçük kalıyor.

Kuzey kutbunu çevreleyen Kuzey Buz Denizinin, emperyalist güçlerin bu denli iştahını kabartmasının sebebi barındırdığı petrol, doğalgaz ve maden rezervleridir. Kuzey Buz Denizi, 14 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Avrupa kıtasından büyüktür. Sadece buzullardan oluşan (Grönland ve diğer ülkelerin kıyıları sayılmazsa) bir alan olmasına rağmen, ABD hükümetine bağlı araştırmacıların bulguları bölgede 90 milyar varillik petrol ve 500 trilyon metreküplük doğalgaz olduğunu gösteriyor. Bunun anlamı, tahmini petrol rezervlerinin %15-25’inin ve doğalgaz rezervlerinin de %30’unun burada olduğudur. Bölgedeki potansiyel petrol rezervi, Suudi Arabistan’dakinden bile fazladır. Öte yandan, buzulların erimesiyle birlikte bölgenin deniz trafiğine açılması, mevcut deniz ticaretinde de önemli değişiklikler meydana getirecektir. Şu anda olumsuz iklim koşulları yüzünden gemiler bu bölgede seyir yapamıyorlar, fakat buzulların erimesiyle birlikte dünya ticareti açısından çok daha kısa yollar ve dolayısıyla da yeni limanlar, ticaret merkezleri oluşacak. Bu ticaret ve nakil yolları üzerinde nüfuz sahibi olmak da emperyalistlerin üzerinde kavga verdiği hususlardan birisidir.

Paylaşım kavgasının ilk sinyalleri Norveç ile Rusya ve Danimarka ile Kanada arasında 90’lı yıllarda ortaya çıkan anlaşmazlıklara kadar dayanıyor. Yakınlarda Rusya, bölgedeki hâkimiyetini vurgulamak amacıyla deniz yatağına (4000 metre derinlikte) bir Rus bayrağı dikince tartışmalar başlamış ve alttan alta yürüyen paylaşım kavgası da bir anda su yüzüne çıkmıştı. Kanada bölgede iki yeni askeri üs kuracağını açıklamış, ABD ise Alaska’da 12 günlük geniş çaplı bir askeri tatbikat düzenlemişti. 120 savaş uçağının ve birkaç savaş gemisinin katıldığı “bölgeyi kontrol altında tutmak” amaçlı bu tatbikat üzerine Rusya da bombardıman uçaklarını ve nükleer denizaltılarını kullandığı tatbikatlar gerçekleştirmişti.

Bunlara ek olarak bu beş ülkenin her birinin ciddi sermaye ve araştırma yatırımları da sürüyor. Kanada 3 milyar dolarlık, ABD 1,5 milyar dolarlık yeni yatırımlar planlıyor. İngiliz-Hollanda ortaklı Shell tekelinin halihazırda 2 milyar dolarlık lisans anlaşması bulunuyor. Bir diğer petrol tekeli olan BP de şimdiden 1 milyar doları petrol arama hakkı için harcamış durumda. 17 milyar dolarlık boru hattının inşasına da başlanmak üzere. Kanada’nın sadece askeri üsler için harcadığı para 7 milyar dolar civarında.

Mevcut sınırlara göre bölgede en geniş alana sahip ülke Rusya. Onu sırasıyla Kanada, Danimarka (Grönland üzerinden), Norveç ve ABD takip ediyor. Şu anki uluslararası hukuka göre geçerli olan 200 millik sınırı arttırmanın yolu, kıyı şeridine sahip devletlerin, kara topraklarının uzantısının denizaltında da devam ettiğini ispatlamaları. Rusya, neredeyse tüm Kuzey Buz Denizi bölgesinin Sibirya’nın uzantısı olduğunu iddia ediyor. Deniz dibine bayrak dikmesi de bunu kanıtlamak amacıylaydı. Danimarka da, Grönland’ın uzantısı olan önemli büyüklükteki bir alanda söz sahibi olmak niyetinde. Fakat Grönland üzerinde Kanada da hak iddia ediyor, ayrıca bölgenin batı kısmındaki geçitlerde de (buralar deniz trafiği açısından kilit önemde) Kanada, ABD ve Rusya arasında anlaşmazlıklar mevcut. Dolayısıyla hemen her ülke, bir yandan araştırma gemileri vasıtasıyla bölgenin kendi kara parçalarının uzantısı olduğunu ispatlamak peşinde çalışmalar yürütürken, diğer yandan da askeri güçlerini bölgeye sevk ederek ileride meydana gelebilecek çatışmalar için şimdiden pozisyon almaya çalışıyor.

Nihai karar, tüm bu verilerin 2009’a kadar BM’nin ilgili heyetine sunulması ve yeni sınırların belirlenmesi ile verilecek. Geçtiğimiz Mayıs ayında, bu beş ülkenin temsilcilerinin biraraya geldiği toplantıda da, bir nevi geçici “ateşkes” ilan edilerek, 2009’a kadar her ülkenin çalışmalarını sürdürmesi ve bu süreçte de diplomatik görüşmelerin devam etmesi kararlaştırıldı. Bölgeyi paylaşmak konusunda oldukça hevesli görünen emperyalist güçler şimdilik diplomatik yollardan bahsetseler de, uluslararası konjonktür dikkate alındığında bu anlaşmazlığın bölgede ciddi bir askeri çatışma potansiyeli taşıdığı açıktır.

Petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının hayati derecede önem taşıdığı ve enerji hammaddelerinin fiyatlarının sürekli arttığı göz önüne alındığında, böylesi devasa kaynaklara sahip bir bölgenin paylaşımında diplomatik yöntemlerin değil, askeri gücün belirleyici olacağı barizdir. Emperyalist sistemde hüküm süren “orman kanunu”na göre bu böyledir: güçlü olan fazlasını alır. Nitekim Mayıs ayındaki görüşmelerin ardından, burjuva medyaya “sızan” haritalara göre pastanın %40’ını ABD’nin, %30’unu Rusya’nın alacağı ve diğer üç ülkeye de %10 kalacağı gündeme geldi. Bu dedikodular bile, paylaşımın hangi kriterlere göre yapılacağının ipuçlarını vermektedir. Çünkü şu andaki sınırlara bakıldığında, potansiyel petrol ve doğalgaz rezervlerinin büyük bir çoğunluğu (yaklaşık dörtte üçü) Rusya kıyılarına yakın yerlerde, kalanı ise ABD’ye bağlı olan Alaska kıyılarına yakın bölgelerdedir.

Emperyalist güçler dünyayı şimdiye kadar nasıl paylaştılarsa (ki Ortadoğu’da yürüyen ve Kafkasya’ya sıçramış olan savaş bunun son örneklerini oluşturuyor) Kuzey Buz Denizinin paylaşımında da aynı yöntemleri kullanmaya devam edeceklerdir. Bu uğurda birbirleriyle dalaşmaktan da çekinmeyeceklerdir. Yapılan askeri yığınaklar ve tatbikatlar bunun göstergesidir. Özellikle Rusya, oyuna sonradan dâhil olan tüm emperyalist güçler gibi, giderek daha saldırgan ve aktif bir tutum izlemektedir. ABD emperyalizmi ise, sahip olduğu siyasi ve askeri gücüne paralel olarak aslan payını kaptırmaya niyeti olmadığını açıkça göstermiştir.

Kuzey Buz Denizinin paylaşımı, “felâket ekonomisi” olan kapitalizmin mantığını anlamak ve insanlığın başına ne gibi belâlar açacağını görmek açısından önemli bir örnek oluşturuyor. Küresel ısınmayı bile kârlı bir fırsata dönüştürmeye uğraşan, bu anlamda dünyanın yokoluşundan bile faydalanmaya çalışan bu toplumsal sistemin ne denli çürüdüğünü gösteriyor. Bu yüzden ne bilim insanlarının feryatları ne de diplomatik çabalar emperyalizmin gidişatını durdurmaya yetecektir. Dünyanın da insanlığın da kurtuluşu işçi sınıfının devrimci mücadelesinde, sosyalizmdedir.