Ölüm Kuyuları Açılırken

Kıraç’tan bir işçi

Son günlerde Silopi’de ölüm kuyularının açılması önemli oranda gündeme oturdu. Haliyle yıllardır kayıp çocuklarını arayan analar, kavga arkadaşlarını yitirenler, gelmeyen babasının yolunu bekleyen çocuklar yani tüm kayıp yakınlarının içine korkuyla karışık duygular hâkim oldu.

Bugüne kadar hiçbir yakınım evden zorla alınmadı. Bu tür şeyleri Kürt arkadaşlarımdan ilk duyduğumda inanamamıştım. Kürt köylerinin yakılması, evlerin ateşe verilmesi, koruculuğu yani ihaneti kabul etmeyenlerin karakola çağrılıp geri dönmeyişi… Tüm bunları duydukça inanamıyordum.

Taksim Meydanında kayıp analarının saçlarından tutularak yerlerde sürüklenmesi tekmelenmesi hâlâ aklımdan çıkmıyor ama. Nerede biri imha edilse terör deniliyor, nerede bir öncü işçi kaybolsa dağa gitmiştir deniliyordu. Ne zaman birileri karakola çağrılsa geri dönmüyor ve kimse de izine rastlayamıyordu. Acaba ne oldu sorusu ister istemez insanın kafasını meşgul ediyor. Ölüm kuyularının açılmasıyla birlikte aslında burjuva devletin tüm pislikleri, o iğrenç yüzü ortaya çıkmaya başladı. Kayıp yakınlarının kazı alanına sokulmamasına Askeriye güvenliği gerekçe gösteriyordu, acaba neyin güvenliği?

Bu kuyuların yıllar önce temizlenmiş olabileceği güçlü şüphesine rağmen halen buralardan saç tutamları, kemik ve elbise parçaları çıkıyor olması yaşanan vahşeti anlamaya yetiyordu. İtirafçıların ifadeleriyle ortaya çıkan bu ölüm kuyularından çıkan kemiklerin insan kemiği olduğu tespit edildi. Ayrıca bu ölüm kuyularının askeri alanda olması, tüm bunları kimin yaptığını da apaçık gösteriyor. Bugüne kadar devrimciler ve Kürt halkı üzerinde terör estiren egemenler, binlerce gencecik fidanı kayıplar listesine ekledi ya da bir şekilde yok etti. Pek çok olayda da suç PKK’nin üstüne yıkıldı.

Yıllardır devlet terörü altında inleyen yavrularını maskeli yüzlere kurban veren Kürt halkının acısıyla dalga geçildi, bu da yetmezmiş gibi saldırıya maruz kaldılar. Şimdi ortaya çıkanlar ise devlet güçlerinin ne kadar acımasız ve ne kadar ikiyüzlü olduğunu göstermektedir. Ergenekon davasıyla gündeme gelen bu olaylar ve ölüm kuyuları, gerçeğin sadece küçücük bir parçasıdır. Üstelik ne kadar ileri gidileceği ve ne kadarının basına yansıyacağı da tartışmalıdır. Fakat şu yaşananlar bile, kaybedilen binlerce insanın başına ne geldiğini, yıllar boyunca yapılan suikastları kimin planladığını, Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın, 1977 1 Mayısının, aynı zamanda Kürt illerindeki katliamların sorumlularını apaçık ortaya koyuyor. Onlar engerekler ve çıyanlardır, onlar ekmeğimize aşımıza göz koyanlardır.

Ama ne yazık ki düşman apaçık ortada dururken, kimse onlardan hesap soramıyor. İşçi sınıfının örgütsüz olması, dağınık olmasının acısı kendini nasıl da hissettiriyor. Oysa bu it sürüleri bizlerin bu karanlık mahzenden ebediyen çıkmamamız için bu kirli tezgâhlara başvuruyor. Çünkü biliyorlar o dev bir uyanmaya başlarsa neler olacağını. Ama inadına o dev uyanacak. Kürt Türk demeden tüm kayıplarımızın hesabını soracağız. Egemenlerin saltanatını başlarına yıkacak günler yakın. Yaşasın işçi sınıfının şanlı mücadelesi.