Rüzgârınız bol, pruvanız neta olsun

Marksist Tutum okuru bir deniz emekçisi

Sevgili Marksist Tutum okurları,

Uzun bir aradan sonra tekrar sizlere yazmak fırsatı bulduğum için mutluyum. Öncelikle, gecikmiş kutlama mesajımı dergimizin yazarlarına ve sizlere iletmek istiyorum. Dergimiz Marksist Tutum iki yaşına girdi. Bu iki yıl işçi sınıfının devrimci mücadele tarihi içinde çok uzun sayılmaz. Ancak her şeye sıfırdan başlanmak zorunda kalınan günümüz benzeri gericilik koşullarında, akıntıya karşı yüzmek ve bir yandan burjuva ideolojisinin yarattığı milliyetçi-şoven dalgayla, diğer yandan da bu dalgayı arkasına alarak fırtınanın göbeğine doğru süratli bir şekilde sürüklenen sol akımlarla iki yıl boyunca, hiç durup dinlenmeksizin boğuşmak pek de kolay bir iş sayılmaz. Bu sabırlı, kararlı ve planlı çabaları takdir etmemek mümkün değil. O yüzden hepinizi bir kez daha kutluyor ve yolumuz açık olsun diyorum.

Değinmek istediğim konu, aslında büyük bir aile olan işçi sınıfını oluşturan bizlerin, bilinçsiz ve örgütsüz olduğumuzda nasıl da farkında olmadan iplerini burjuvazinin tuttuğu kuklalara dönüştüğümüzle ilgili. Hepimiz aynı hamurdan yapılmışız. Özümüz de, işimiz de bir. Fakat burjuvazi bizleri farklı renklere boyamış, farklı dillerde konuşuyoruz diye birbirimizden çok farklı olduğumuza inanmamızı sağlamış. Aramıza öyle nifak tohumları ekmiş ki, birbirimizle didişip duruyor ama sebebini bilmiyoruz.

Çalıştığım gemide neredeyse her milletten emekçiler var. Toplam 23 kişilik mürettebatın, ben dâhil dördü Türk, üçü Yunanlı, altısı Nijeryalı, beşi Filipinli ve beşi de Rus. Mürettebat salonumuz BM’nin toplantı salonu gibi. Herkesin dili, dini, kültürü vs. çok farklı. Birimizin yediğini diğerimiz beğenmiyor. Tek ortak yanımız aynı patronun hesabına çalışıyor olmamız ve hangi milletten olursak olalım biz çalıştıkça onun zenginleşiyor olması. Bu gerçek, patronumuzla aynı milletten olan Yunanlı mürettebat için de geçerli. Onların durumu da bizden farklı değil. Dertlerimiz de çarelerimiz de ortak, ama patronun uyguladığı taktikler ve birbirimize karşı oluşmuş önyargılarımız yüzünden bir türlü biraraya gelip güçlerimizi birleştiremiyoruz.

Gemideki diğer Türk mürettebatla ne kadar konuşursam konuşayım, onları, Yunanlıların da bizim gibi işçi sınıfının bir parçası olduğuna ikna edemedim. Bir tanesi “onlar işçiyse ben değilim” deyip çıktı işin içinden. Bizim Türkler, Yunanlılara “gâvur”, Nijeryalılara “yamyam”, Ruslara “gomonist”, Filipinlilere de “maymun” diyorlar. Tabii onların da bize bayıldığı yok. Onların gözünde de Türk olmak kavgacılıkla, barbarlıkla, kültürsüzlükle aynı anlama geliyor. İşin gerçeği, pek haksız da sayılmazlar. Anlayacağınız sürekli didişip duruyoruz. Hepimizi ilgilendiren bir olay meydana geldiğinde, örneğin fazla mesailerimizin ödenmemesi gibi, önce biraraya gelmeyi başarıyor ve meseleyi kendi aramızda tartışıyoruz. Hatta işi ilerletip, birlikte şirkete kafa tutmaya, fazla mesailerimiz ödenmezse çalışmayacağımızı söylemeye karar veriyoruz. Ama ardından şirketin temsilcisi olan kaptan, birbirimize karşı beslediğimiz önyargıları kullanarak bizi kısa sürede ayırmayı başarıyor. Ardından birbirimizi suçlamaya başlıyor ve kısa sürede dağılıyoruz. Dolayısıyla olan hepimize oluyor ve hakkımızı almak bir tarafa, zor bela oluşmuş dostluğumuz da bozuluyor.

Ancak geçen hafta izlediğimiz bir film, hepimizi derinden etkiledi ve önyargılarımızın belirli ölçüde kırılmasına vesile oldu. Filmdeki olaylar, iki düşman kukla halkın yaşadığı bir dünyada geçiyor. Kukla halkların birisi kırmızı öteki mavi renkli ve hepsinin ipleri de göğe doğru uzanıyor, sanki tanrı-efendileri göğün üst katlarından iplere kumanda ederek onları oynatıyormuş gibi. Sürekli birbirleriyle savaşıyorlar ve mevcut olan tek (kutsal) şehri elde etmeye uğraşıyorlar. Fakat bir süre sonra öğreniyorlar ki, bütün kuklaların ipi, göğün üst katlarında birleşiyor. Yani aslında hepsi, tam da efendilerinin kendilerine kumanda ettiği bu iplerle birbirlerine bağlılar. Düşmanlıklarının simgesi olan boyalar kazındığında ise hepsinin aynı ağaçtan yapılmış olduğu ortaya çıkıyor. Aynı bütünü oluşturan parçalar olduklarını anlıyorlar. Ve nihayetinde bu iplerden, dolayısıyla da tanrı-efendilerinin boyunduruğundan kurtulmaya karar veriyorlar. Fakat bütün ipler birbirine bağlı olduğundan, hepsi aynı anda kesilmeden kurtulmak mümkün değil. Aralarından birçoğu ipler olmadan yaşanamayacağını düşünmesine rağmen, elbirliğiyle onları da ikna ederek tüm iplerden kurtuluyorlar ve film de böylelikle sona eriyor.

Dediğim gibi bu film herkesi çok etkiledi ve düşünmeye sevk etti. Kuklalarla olan benzerliğimiz kimsenin gözünden kaçmamıştı. Ama bizler, iplerimizden kurtulmaya onlar kadar kolay karar veremiyorduk. Üstelik bizi efendilerimize ve sisteme bağlayan o kadar çok ip vardı ki, birkaçından kurtulmak çok fazla bir şey değiştirmiyordu. Hepsini kesip atmadıkça kurtulamayacağımız belliydi. Bizi birbirimize bağlayan iplere daha sıkı sarılmaya, efendilerimize bağlayan iplerden kurtulmanın gerekliliğini de diğer “kuklalar”a anlatmaya karar verdik. Eh, bir yerden işe başlamak lazımdı. Umarım sizler de kurtuluşa giden yolda sabırlı ve kararlı adımlarla ilerlemekten yılmazsınız. Ne de olsa kurtulmamız gereken çok ip var. Rüzgârınız bol, pruvanız neta olsun.